Üç Beş Dakika

Koğuşun meydancısı olmak, koğuşun şamar oğlanı olmaktan iyidir. Mocan bunu iyi bilirdi. Dün koğuş ağasından yediği iki silleyle bir kez daha hatırlamış, suratının yangınını sabaha kadar hissetmişti. Alt kat ranzasında eski hayatını, ne kadar akıllı ve muteber bir adam olduğunu, bir daha bu silleleri yememek için ne yapması gerektiğini düşünerek sabahlamıştı.

Sabah ezanı için mikrofon açıldığında kalkma vakti geldiğini fark etti. “Yirmi otuz kişilik koğuşta ilk uyanan, anasını sattığımın meydancısıdır,” diye söylendi. Ezan başladı. Mavi naylon terliklerini ayağına geçirip, bin yıllık gibi duran beton mutfak tezgâhına vardı. Alüminyum çaydanlığı piknik tüpüne koydu, bir kez daha sövdü: mahkûm oluşuna, koğuşa, koğuş ağasına. Tezgâha yumurta tavasını, pet şişe yağı, tuzluğu ve birkaç yumurtayı bıraktı.

Bir kez de yüzüne bakarak sövmek için kafasını koğuş ağasının yattığı yöne çevirdiğinde, yumurtalardan biri kendini yere bıraktı. Yumurtayı temizlemek için tek dizi üzerine çöktü, tavuğa da sövdü. Tam horoza da küfür edecekken sol kulağının yanından bir karartı geçti. Kulaklarında baskı hissetti, sırtında ve kollarında batmalar başladı. Bir eli, ayağı ve dizi yerden kesilerek tezgâhın altına doğru savruldu.

Kopan gümbürtüyü o zaman fark etti. Toz bulutu, keskin bir ışık, ardından çatırdayan molozların sesi ve inlemeler… Ezan sesi silindi, kulakları sirenle doldu. Duvarı delen, yarısını yıkan bir patlama olmuştu.

Mocan, yaralanıp yaralanmadığını kontrol etti. Koğuş birbirine girmişti: molozların altında kalan bedenler, koşuşturan insanlar, çığlıklar. Öfkeyle koğuş ağasını aradı. Elini sille yediği yanağına koymuştu. Mocan sürünerek çıktı, doğrulurken Bektaş’ın yardım çığlıklarını duydu. Tozun içinden sese yöneldi. Bektaş’ın ranzasının üzerine koğuş ağasının ranzası devrilmiş, üst ranzadan inmeye çalışan Bektaş bacakları arasına sıkışmıştı.

Mocan koşup ulaştı, telkinlerle sakinleştirdi, çözüm aradı. Gürültü içinden tabanca sesleri, ardından otomatik silah sesleri duyuluyordu. Omzuna bir yumruk yedi. Koğuş ağası haykırdı, elindeki levyeyi işaret etti. Mocan levyeyi kaptı, doğru yere dayadı. Ağanın gücüyle birlikte boşluk açıldı, Bektaş kucaklanıp çıkarıldı. Omuz omuza verdiler, ışığa yöneldiler. Bir hamlede kendilerini dışarı attılar.

Dışarısı tam bir şenlikti. Yüzlerce insan koşuşturuyor, tepede helikopterler dönüyordu. Ellerinde küçük silahlar, sopalar, bıçaklar olan çıplaklar; ellerinde büyük silahlar olan üniformalılar… Çoğu nereye doğrultacağını bilmiyor, bazıları birbirini vuruyordu.

Helikopterler yükselince ezan sesi tekrar duyuldu. Hapishane duvarlarının ardından dağ büyüklüğünde duman yükseldi. Ardından kulakları delen patlama, yer sarsıntısı. Bir filo jet aynı istikamete doğru ok gibi fırladı. Sesleri avlunun üzerine çöktü.

Bu büyük bir savaştı. Üniformalılar da, üniformasızlar da silahlarını nereye çevireceğini bilemiyordu. Üçü nispeten sakin bir duvar dibine çekildi, Bektaş’ı yere bıraktılar. Mocan etrafa bakındı. Birkaç adım ötede, alnından vurulmuş beyaz atletli bir at hırsızı yatıyordu. Elindeki palayı gözüne kestirdi.

Allahuekber nidalarıyla sabah ezanının son nidaları birbirine karışmıştı. Koğuş ağası başını göğe kaldırmış, eşlik ediyordu. Mocan yavaşça palaya süzüldü, aldı. Diğer eliyle sille yediği yanağını okşadı: “Ah benim canım yüzüm.” Ağaya doğru iki adım attı, palayı kaldırdı.

Ağanın gözleri hâlâ gökyüzündeydi. Mocan istemsiz kafasını yukarı kaldırdı. Bir uçak uzaklaşıyor, ardından devasa bir bomba bırakıyordu. Gökteki bombayı gördü. Yanında kendi kaldırdığı palayı gördü. Palayı kaldırmaya sebep sillenin izini gördü. O anı gördü. Hapishaneye ilk girişini, son gördüğü yüzü, o yüzle ilk tanıştığı günü…

Böyle böyle, hayatının bütününü gözlerinin önünde bir bir gördü.

Yorumlar