Sıradana Dönmek
Sıradan bir ilkbaharın sıradan bir okul gününde, sıradan beyaz gömleğimi, sıradan koyu lacivert ceketimi, paçalarını daralttırdığım sıradan koyu gri pantolonumu ve henüz on beş yaşında olduğumdan ayakkabı boyamanın kombinimi nasıl etkileyeceğini bilmediğim için hiç boyamadığım, uçları hafif solmuş siyah kunduralarımı giyerek evden çıktım. Sıradan kaldırımları tepeleyerek yürüdüm. Kaldırımın sıradan olduğunu dik yürümediğimden biliyorum; başım öne eğikti.
Okula ulaşmam yirmi beş dakika sürdü, belki de sürmedi. Sıradan bir öğrencinin sıradan bir yolda kaç dakika yürüdüğü de sıradan bir önemsizlik değil mi?
Sınıfa girdiğimde, iki gözümün çiçeği Neslihan’la paylaştığım sıradan ön sıranın sıradan bir “hoş geldin”ini bekliyordum. Onun yerine, arka sıra grubunun üç harflileri üzerime boca edilmiş bir toplu bakışla karşıladılar. Küçük bir kafa selamı ile kimseye bulaşmadan, henüz boş olan sırama süzüldüm.
Üç harflilerin reisi güldürmeye ve aşağılamaya devam ederken, yamağı yanıma sokuldu. “Neslihan ile Cemal çıkmaya başlamışlar,” dedi. “Bunda bu kadar sırıtacak ne var peki?” diye içimden geçirdim. Sesim o kadar kısıktı ki, aklım bile zar zor duydu. Aynı cümleyi tekrar edip dururken, taze İngilizce öğretmenimiz sınıfa girdi. Onun arkasından birkaç öğrenci, sonra iki gözümün çiçeği, sonra geri kalanlar.
Ama öğretmenin bir sorunu vardı: sesi yoktu. Sınıfta dolaşıyor, dudakları oynuyor, elleriyle işaretler yapıyordu, ama sesi çıkmıyordu. Neslihan yanıma oturmuş muydu, yoksa sol yanımdaki boşluğun başka bir sebebi mi vardı? Donakaldım.
O kadar donakaldım ki, hemen yanımda oturan Neslihan’ın yeşil, çakır kırması gözlerine bile bakamadım. Çaresiz, yerimi değiştirdim. En arkanın bir önü boştu, belki oradan öğretmenin sesi duyulurdu. Ama yine duyamadım. Endişelendim. Üzüldüm. Korktum.
Başımı pencereye çevirdim; bahçedeki ağaçlar ferahlatsın diye. Bir de ne göreyim? Ağaçlar gri. Güneş sarı değil. Gökyüzü mavi değil. Dünya siyah beyazdı.
Ne zor bitti o gün. Eve geldim. Kaçta uyuduğumu hatırlamıyorum. On, on bir, bir, üç? Sabah yine kalktım, yine okula gittim. Dünya hâlâ siyah beyaz mıydı? Cemal ile Neslihan çıkmaya başlayalı kaç gün olmuştu? Yol nereye kaybolmuştu?
Derken, kendimi bodrum kattaki biyoloji laboratuvarında buldum. Boktan bir laboratuvar: altı üstü bir sinevizyon ve birkaç slayt. Karardı her yer. Omzumu dürten el kimin? Neslihan’ın. İki gözümün çiçeğinin yüzüne renk gelmişti. Ama gözleri öfkeliydi. Elindeki kâğıdı bana uzatıyordu. Not muydu bu? Not ile kâğıt arasındaki fark içindeki bilgidir. Kağıtta yazan, “Cemal ile çıkıyorlar” hikâyesinin üç harflilerin şakası olduğuydu. Neslihan onay vermemiş, bana haber veriyordu.
Bir yandan kızgındı. Haklıydı. Benim birkaç gündür sesim çıkmıyordu. “Madem kızıyorsun, neden bekledin? Neden dünyamı siyah beyaz görmeme razı oldun? Neden tüm sesleri yitirmeme razı oldun?”
O sırada laboratuvara ışık doldu. Gözüm kamaştı. Nur iner gibi… On beş yaşında sıradan bir çocuğa bu nasip olmamalıydı. Ben sıradan bir öğrenciydim, sıradan anılar biriktirmeliydim. O yüzden son dersi ekmeliydim.
Sınıf başkanına, “Reis, bugün sen beni gör, yarın ben seni görürüm,” dedim. Ufak tefek kız biraz bozuldu ama göz kırptı, onay verdi. Son dersi pas geçtim.
Eve doğru yürürken ilk defa fark ettim yolun sarsıldığını. İlk defa fark ettim ki hayat planlara sadık olmak zorunda değil. Sıradan trafik lambasının yeşili cennet yeşiline dönmüştü. Sokak köpekleri bile eskisi kadar çirkin değildi. Her yerde sıradan sesler yerine bir harmoni vardı. Ama ben sıradan bir liseliydim; bu yolda nasıl yürüneceğini bilmiyordum.
Eve vardım. Üniformamı çıkardım, gri eşofmanımı, beyaz fanilamı, beyaz spor ayakkabılarımı giydim. Kendimi yine sarsılan yola attım. Okul ile evin tam ortasında, Neslihan’ın evinin önündeki banka oturdum. Sıradan görünmeye çalıştım.
Uzaktan göründü iki gözümün çiçeği. Gelişini seyrettim. Meleklerin yere değmeden yürüyüşünü seyreder gibi. Yanıma kadar geldi. Küçük bir tebessüm, küçük bir selam… Ona tatlı tatlı anlattım neden kendinden hoşlanamayacağımı, hoşlansam bile ne olacağını. Arkadaşlığımızın değerini, eğitimimizin önemini. Neslihan da hak verdi. Zaten arkadaş olduğumuzu, zaten çok sevdiğini söyledi. Ama gözleri hafif kızarmıştı. Polen alerjisi falan da yoktu.
Geçmiş olsun dileklerimi bırakıp kendimi uğurladım. Aferin bana. Kendimi kendi hayatımdan uğurlamakta mahirmişim.
Sarsılan yollar Neslihan’dan uzaklaşıp eve yaklaştıkça sakinleşti. Yeşiller, kırmızılar eski haline döndü. Günler geçti, öyle kaldı.
Sıradan okulumun sıradan mezuniyet töreni… Neslihan’ı son gördüğüm yer oldu. Yıllarca aynı sırayı paylaştığım iki gözümün çiçeği, neden o törende benim masama değil de başka bir masaya oturmuştu?
Yorumlar
Yorum Gönder