Gerisin Geriye
Sarı toprakların üzerine güneşten düşen sarı ışık… Buğday tanelerinin sonsuza uzandığı yanılgısı, kurumuş otların marifeti. Yine de seviyordu bu yolda yürümeyi. Hafif mavinin tan yerine doğru kırılması, kendi kırılması gibiydi.
Ulan yaşın olmuş bilmem kaç, hâlâ seviyorsun bu romantik lafları… diye söylendi.
Akşam serinliği düşmeden bineyim ata, ormanın denize çıkan sonuna varayım, geceyi tenhada karşılayalım, diye düşündü. Ev hâlâ görüş mesafesindeyken kırdı rotayı.
Akşama ne yeriz? Mütevazı bir şeyler atarsın yine çantaya. Eve varınca sana türlü yemekler yapmış birini bulamayacağına göre, mütevazı bir şeyler atarsın işte.
Tam bunları geçirirken aklından, atı birden kudurdu. Koşar adıma hazırlıksız yakalanmıştı.
— Dur be deli at, geldim!
Avluya yaklaşınca birini gördü. Kadın gibiydi. Şehirli giyimli, dik bakışlı.
— Hayırdır inşallah gelin bacı?
Kadın karşılık verdi:
— Tanımanı bekliyorum damat abi. Üstelik ne güzel şeymiş ağzından tekrar hayır duymak. Sana olan öfkemi katledip defnetmiştim. Bir daha yumuşamam sanıyordum. Bravo bana.
Donakaldı.
— Züleyha… Ne yaşlanmışsın. Onca yıl sonra yine yüzüne bakınca donakalıyorum. Tam ne kadar oldu? Hatırlamıyorum.
Züleyha anlattı:
— Kocam öldü. Çocuklarla aramız zaten bozuktu. Mirası paylaşınca kimse arayıp sormaz oldu. Dedim ki hâlâ ayakların tutuyorken kalk git buralardan. Yarım kalan meseleler tamam olacak mı bir bak. Önce biraz resim yaptım. İstanbul’un dışında bir atölyeye yerleştim. Sonra arkadaşları dolaştım. Çoğu yoktu artık. Yolum Isparta’ya düştü. Adem’i gördüm bir simitçide. Seni sordum. “Akdeniz’in ihtiyarı, hâlâ çok seviyor seni,” dedi. Kalktım geldim, seni aradım sora sora. Kötü mü ettim?
Servet, içinden geçirdi:
Ne anlatıyorsun be kadın… Seni neden hatırlamadığımı hatırladım. Sen de benim gibi seni önemli sanıyorsun. Oysa biz yanılgıyı birlikte büyütmüştük.
Alnına tırmanan sıcak ayaklı karıncalar gibi bir his sardı.
— İyi etmedin Züleyha.
Durdu.
— Gerçi kötü de etmedin. Hadi, sana tarif edilen yoldan gerisin geri…
Bir nefes aldı.
— Ben seni değil, sevmek fiilini yanlış yere koymuşum bu hayatta. Sevmek, varlığı kendinden olan sanmışım. Oysa sevmek, vazgeçmekle kardeşmiş. Bir vazgeçiş olmadan sevmek hayat bulmazmış.
Züleyha’nın gözleri doldu.
— İçimizde bunca şey kalmışken… Beni seven, koruyan, aklımı akıllandıran adam ne oldu da şimdi “çek git” diyor? Küçüğüm diye sevdiğin, şiirler yazdığın kadın değil miyim ben? Ne oldu o kadına? Ne zaman öldürdün beni?
Servet gözlerini yere indirdi.
— Ben bekar bir babaydım. Sen ahulu bir üniversite kızı. İstanbul’a her geldiğimde memleketime gelmiş gibi olurdum, sen varsın diye. Son gelişim hariç… Küçük kızım hastaydı, çok korkuyordum. Çaresizlikten güçsüz bir adama dönmüştüm. Hastaneye bırakıp kampüsüne geldim. Doktor akrabanı bulmanı istedim. Uzaktan gelişini gördüm. Sen beni de gördün. Gülerek geçtin kapıdan. “Final haftam, ölüm kalım meselesi,” diye haykırıp koştun. Gülerek…
Ben de ayaklarımı sürüyerek döndüm. Hastaneye vardım. Kucağıma kızımı beyazlar içinde verdiler. Küçük kızım o gün öldü. Sen o gün öldün.
Yorumlar
Yorum Gönder